|
Korkuyorum Yağmuru seviyorum diyorsun,yağmur yağınca şemsiyeni açıyorsun... Güneşi seviyorum diyorsun, güneş açınca gölgeye kaçıyorsun... Rüzgarı seviyorum diyorsun, rüzgar çıkınca pencereni kapatıyorsun... İşte,bunun için korkuyorum; Beni de sevdiğini söylüyorsun... |
|
William Shakespeare |
Korkuyorum
Benim Günahım Aşktır
Benim günahım aşktır, senin erdemin nefret:
Sevgi günahtır diye günahımdan nefret bu.
Gel, kendi durumunu benimkine kıyas et,
Görürsün siteminin ne haksız olduğunu.
Haklıysa da, o sözler kızıl süsünü bozan
Ve benimkiler kadar bol sahte aşk senedi
Düzüp başkalarının yataklarını talan
Eden dudaklarından işitilmemeliydi.
Seni sevmem yasaldır; bak, seviyorsun sen de:
Gözüm sırf sana düşkün, senin gözün onlara;
Merhamet yüreğinde kök salıp boy versin de
Acımanla hak kazan sana acınanlara.
Aramağa kalkarsan kendi gizlediğini
Senin kendi örneğin yoksun bırakır seni.
William Shakespeare
Yaşamak Yürek İster - Oscar Wilde ' dan
YAŞAMAK YÜREK iSTER
Yaşamak yürek ister; belki de bu yüzden dünyaya gelenlerin çok azı yaşar. Çoğunluğu yalnızca yaşadığı günü kurtarır, var olmakla yetinir ve kendi varlığı altında ezildikçe ezilir. Değiştiremeyeceği gerçekleri olduğu gibi kabul etmek ve bu değişmezlikten kendine yeni bir yaşam sevinci yaratmak da yürek ister; değiştirebileceğini değiştirmeye çalışmak da. Sanıldığı gibi insanı korkutan; dünya, zorluklar, yaşam koşulları ya da başkaları değildir. İnsan en çok kendisinden korkar; kendi duygularından, kendi güçsüzlüklerinden, kendi zaaflarından, kendi acılarından, kendi coşkularından ürker. Yaşama her dokunuşunda, duygularının alevlenip kendisini yakacağından çekinir. Onun için kaçar yaşamdan, aşktan kaçar, öfkeden, hareketten, sevinçten, kendisinden kaçar. Korku yüzünden yaşanamamış bir yaşamı ellerinde taşımaktan yorularak, kendisine uydurduğu bin bir türlü mazeretle yaşama arkasını dönmeye, gizlenmeye uğraşıp, gizliden gizliye yok olmaya çabalar. Korku kendine acımayı getirir; kendini zavallılaştırmaya baslar yaşamdan korktukça. Yaşamla yüz yüze gelmektense ağır ağır erimeyi tercih eder. Korktukça azalır gücü; korkuyla yaralanan bedeni artık en küçük bir dokunuşta acıyla inler. Her acıda korkusu biraz daha artar ve girdap gibi çeker içine güçsüzlük onu. Kendi korkusuna kalkıp kader der sonra, korkuyu değiştirilmez bir gerçek, alnına yazılmış bir yazgı olarak görür. Yeni bir aşkın düşüncesi bile titretir onu. Kalabalıktan korktuğu kadar yalnızlıktan da korkar. Hayatın hiçbir haline dayanamaz durumlara gelir. Sırtında yaşayamadığı hayatı, önünde yaşanacak günleriyle, kendi geçmişiyle geleceği arasında sıkışır kalır artık.
Kendi duygularıyla kuşatılır; döndüğü her yanda bir düşman gibi kendi duyguları çıkar karşısına. Şu yana dönse orada bir mutluluk vardır ama o mutluluğu değil mutluluğun arkasında gölgesi sezilen acıyı görür. Bu yana döndüğünde bir isyanın şevki vardır ama o isyanın çekiciliğini değil o isyan için ödenecek bedelin ağırlığının fark eder. Beri yanında bir aşk bekler onu ama o aşkın arkasından gelebilecek terk edilme ihtimaline diker gözlerini. Her kıpırtıyla örselenebileceğinden çekindiği için kıpırdayamaz bile yerinden; yaşama yaklaşabilmek için bir tek adım bile atmaya yetmez cesareti. Ona sevinci gösterseniz; "ya sonra" diye sorar! Aşkı gösterseniz, gene ayni sorudur onun aklini kurcalayan; "ya sonra"! Öfke, coşku, dostluk, sevişme, başkaldırı, direnme hep aynı soruyu sürükler peşinden; "ya sonra". Bilinmeyen bir "ya sonra" için bilinenlerin hepsini ıskalamayı kabullenir. Ama ne garip, duygularından, yaşanacakların sonrasından korkanlar, acıdan sakınanlar çeker en büyük acıyı. Yaşanmamış bütün duyguları zehirli sarmaşıklar gibi boy atıp ruhlarına dolanır. "Sonrası umurumda bile değil" deyip yaşamla kucak kucağa gelenlerden çok daha fazla yarayı yaşayamadıkları için alırlar. Yakınıp dururlar; çektikleri acılardan söz ederler. Acıyı da çekerler gerçekten ama acıdan korktukları için bunca acıyı çektiklerini görmezler bir türlü. Yaşamanın cesaret istediğini fark edemezler. Onun için çok az insan yaşar; çoğunluk yalnızca gününü kurtarır. Yaşanmamış günlerin altında inleyen çaresiz bir köle gibi yitik bir hayatı taşır güçsüz omuzlarında.
Kendi gerçeklerimiz, kendi duygularımızdır bizi böylesine ürküten; çatal diliyle tıslayan bir yılan görmüş tavşan gibi kendi kendimizi hareketsiz bırakan. Ve ne kadar çok korkarsanız, korkunuz o kadar artar. Ne kadar yaşarsanız, cesaretiniz o ölçüde bilenir. Yaşayamıyorsanız eğer, bu başkalarından dolayı değildir. Sizi güçsüzleştiren, sizi çaresizleştiren, sizi isyanlardan alıkoyan, değiştiremeyeceklerinizi kabul etmenize engel olan, değiştirebileceklerinizin üstüne gitmenize izin vermeyen, sizi yaşatmayan, sizin kendi korkularınızdır.
YAŞAMAK YÜREK iSTER ÇÜNKÜ.
OSCAR WİLDE
Her insan öldürür gene de sevdiğini ? ( Gerçekten midir böyle mi
Her İnsan Öldürür Gene De Sevdigini Her insan öldürür gene de sevdiginiBu böyle bilinsin herkes tarafindan, Kiminin ters bakisindan gelir ölüm, Kiminin iltifatindan, Korkagin öpücügünden, Cesurun kilicindan! Kimisi askini gençlikte öldürür, Yasini basini almisken kimi; Biri sehvet'in elleriyle bogazlar, Birinin altindir elleri, Yumusak kalpli biçak kullanir Çünkü ceset sogur hemen. Kimi pek az sever, kimi derinden, Biri müsteridir, digeri satici; Kimi vardir, gözyaslariyla bitirir isi, Kiminden ne bir ah, ne bir figan: Çünkü her insan öldürür sevdigini, Gene de ölmez insan. |
Oscar Wilde |
Boleyn Kızı, amacından sapan yazım, geri dönüş….
Aslında bu kitabı tesadüfen aldım. İçinden nasıl bir şey çıkacağını bilmiyordum. Kendime belirlediğim okuma tarzının dışına ne kadar çıkacağımı da. Çok çıktım ve bundan hiç pişmanlık duymadım. Genelde fantastik, korku, polisiye okuyan ben; türlü entrikaların ve akıl almaz iktidar oyunlarının ortasında buldum kendimi. Okuyanlar “ Aman ne kadar da abarttın “ diyebilirler. Belki de biraz da olsa haklılar. Ama bu söylediklerim de gayet ciddi ve samimiyim. Ve nihayetinde kitaba başladım. Gözlerim hızlıca satırları takip ediyor, parmaklarım sayfaları hızlıca çeviriyordu. Beynim kontrolünü yitirmişti. Çalışan, sadece gözlerim ve parmaklarımdı. Okuyordum. Hafızamın derinliklerine göndermem için beynimi devreye sokmak istedim. Fakat uzunca uğraşlara rağmen yanıt alamadım. Okuyordum. Sadece geceleri. Başucu kitaplarımdan biri haline gelen Boleyn kızını bir çırpıda bitirdim. İçinde olayların akışı o kadar kuvvetliydi ki, kitabın içinde kaybolmuştum. Tabii bu arada dinlendirici gözlüğümü de takmıyordum.( Yanlış anlaşılmasın, henüz çok gencim, sadece 17 :) Hal böyle olunca Boleyn Kızı ve Kraliçenin Soytarısı gözlerimi tek lokmada yutmayı başardılar. Ama gerçekten her şeye değerdi. Okumaya aşığım. Çok seviyorum. Yalnız okumaya olan hislerimi aşığım ve çok seviyorum kelimeleriyle dar bir kalıba sokmak istemem. Okumak ve ben o kadar iç içe geçmişiz ki, hangimiz kendimiziz anlayamıyoruz. Elime ne geçse okurum. En basitinden; bir kutu salçanın üzerinde yazanlardan tutun, bir tane oyuncağın etiketi bile. Bu böyle. Ben böyleyim. Başlığım Boleyn Kızı. Ama ne kadar da amacımdan saptığımı sizler de görmektesiniz. Bunları birileri okur diye yazmıyorum. Sadece herhangi bir Cuma günü, okul sonrası saat 8 e gelirken içimden geçtiği için yazıyorum. Aslında bu yazımı hemen kaydedebilir veya silebilir, kaydetme ihtimalinde diğer dosyaların arasına gönderebilirdim. Yalnız – eğer günün birinde – okursanız sizlerle paylaşmak istedim. Lütfen okuyun. Bu söyleyeceklerimi klişe laflar olarak değerlendirseniz de lütfen okuyun. Her bir kitap başka bir hayat açar önümüze. Karakterlerin en gizli, en bilinmeyen sırlarını öğreniriz. Hatta karakterlere içimizi yiyip bitiren şeyleri söylemek istesek de başaramayız. Her bir karaktere kendi yerimize koyarız ve bir de öyle düşünmeye çalışırız. Sizlerde başka dünyalara yolculuk etmek istemez misiniz? Sadece kendi ve çevrenizdeki hayatlarımı bilmek istersiniz? Yoksa dünyada var olan ve haberimiz bile olmayan şeyleri sizde bilmek istemez misiniz? En önemlisi ilgili olmak ister misiniz? Farklı bakış açılarına sahip, sadece 100 kelimeyle konuşmamak, at gözlüğü takmış olmamak ister misiniz? Eğer sizlerde o şanslı ve aydın insanlardan olmak istiyorsanız lütfen okuyun. Gerçekten düşünün. En ufak şeyleri bile araştırın. Çünkü dünyanın en anlamsız, belki de sadece yan yana gelmiş 2 – 3 kelimeden bile ibaret olan sözcükler okumayı ve araştırılmayı hak ediyor.
Bu kadar gürültüden sonra Boleyn kızımıza geri dönelim. İki kardeşin rekabetini anlatan kitapta karakterlere değinmek istiyorum.
Mary Boleyn : Hayatı dayısının ellerinde olan genç kız. Özgürce yaşayamamakta ve sevememektedir. Bir anda kocasında koparılıp içten içe sevdiği Kral Henry ‘ nin metresi haline gelen Mary saray hayatının o kadar da cazibeli olmadığını anlar. Krala verdiği 2. Çocuktan sonra ablası yüzünden bir tarafa fırlatıldı. En sonunda mutlu sona kavuşsa da, bir şeyleri baştan karşı çıkmayı çok isterdi.
Anne Boleyn : Güzellik ve lükse olan düşkünlüğü ile bilenen Anne, hırsları yüzünden dar ağacına gitmiştir. İlk başta Henry Percy adlı Northumberland dükünün oğluna bir takım hisler besle de, bu entrikaların içinde o da nasibini almıştır. Hiç kimse böyle olmasını tabiî ki istemezdi. Olaylara objektif olarak baktığımızda aslında hiç kimsenin suçu yoktur. Hiç birinin istediği hayat bu değildi. Ve kimse hak ettiğini maalesef yaşayamadı.
Kral Henry : Önceleri iyi bir adam olan Henry, sonraları bir takım ihtiyaçlarının ve isteklerine boyun eğerek, bu doğrultu da hareket etmeye başladı. Önce Mary Boleyn ‘ e sahip olup, daha sonra ablası Anne Boleyn ‘ e aşık oldu. Kimse bunun gerçek aşk olup olmadığını bilemez. Yalnız sadece biz okurlar tahmin edebiliriz. Bana sorarsanız değildi. Henry bencilliğinde öylesine boğulmuşken gözü kimseleri görmezken aşk gibi saf bir duyguyu yaşayamayacak kadar kirlenmişti ruhu. Zevk – i sefa dolu bir hayat geçirdi. Karılarının bolluğuyla tanındı.
Aragonlu Catherine : Henry ‘ nin ilk karısıdır. Henry onu asla bir sevgili olarak sevmemiştir. Catherine ‘ i daima bir anne olarak görmüştür. Belki de bu entrikaların içinde en zarar görmüş ve kalbi kırılmış olan Catherine ‘ dir. Kocası tarafından Boleyn kardeşlere tercih edilmiş, yalnız ve kötü durumda ölüp gitmiştir. Kızı Mary ‘ ye bile gösterilmemiştir.
George Boleyn : Bu adam için bir takım kelimeler sarf etmek isterdim yalnız ahlak kurallarını çiğnemek istemiyorum. Yalnız içimden diyebiliyorum merak etmeyin. Kız kardeşlerini bir bir kralın odalarına götürmüştür. Ve düşünün ki ağabeydir. Aslında bu kitapta suçlu olarak görseniz bile ne yazık ki o da gözü dönmüş, sade tahta odaklanmış bir dayının kuklası haline gelmiştir. Sör Francis Weston ile aşk yaşamıştır.
Karakter analizimi tamamen öznel bir şekilde aktardım. Karakterleri anlayarak okumaya başlamanın bence yararı çok büyüktür. Bazı kitaplarda karakterlere çok değinilmiyor ve bu da o kitabı anlaşılmaz kılıyordu. Bence Agatha Christie kitaplarında olduğu gibi her kitabın önüne veya arkasına bir karakter analizi koymak gerekir. Bu yapılmıyorsa karakterleri en ince ayrıntısına kadar analiz edilmelidir. İşte Boleyn kızı budur. Bence okuyun ve devamı niteliğindeki Yahudi bir ailenin derinliklerine inen Kraliçenin Soytarısı ve Anne Boleyn ‘ nin kızı Elizabeth Tudor ‘ ın tahta geçtiği kitab Bakirenin Aşığı kitabını da okumanızı tavsiye ediyorum. Kraliçenin Soytarısında, bir yanda Aragonlu Catherine ‘ nin kızı Mary, diğer yanda ise Anne Boleyn ‘ nin kızı Elizabeth. Bu ikiliden büyük kavgalar çıkmıştır. Ama sizce kim yenmiştir? İktidar kimdedir? İktidar kavgalarına alışık olan bir ülkede yaşadığımız için 16. Yy ‘lın İngiltere ‘ sinde yaşanan olaylar pek de yabancı gelmiyor. Fakat yine de hayrete düşmeden edemiyor insan. Merak edin ve okuyun.
Mistéria Rosary
İtalyan Flüt Sanatçısı
